- Akra Fm Sohbetler -

Hergün

03:00 - 15:00 - 21:00

Canlı Yayın


Dervişlik ölüme hazır olma sanatıdır.Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A

esad_cosan.jpg


Mahmud Esad Coşan Hazretleri

Muhabbet hasıl oldu bana Mahmud Es'ad Coşandan
Adil olmaktı son sohbeti bunu istemişti ıhvandan
Hasan Hüseyin halim selim bir kamil sultan idi
Muhabbet onda bir bakış ve bir selam idi
Ufka doğru bakar dururdum gözlerimde nur çehresi
Diyarı gülbende bir gül sanki gül hanesi
Edvarı anlattı cihana bu kısacık ömründe
Seslenirdi semaya ve arza kelamullah elinde
Altmışüç yıllık bir bahar gelmişti tekrar cihana
Dili gönüldü gözü gönüldü benzerdi hem canana
Coşarak haykırdı yeni bin yılın adını
O bir zamana hükmetti açtı tevhid asrını
şahid oldu gönüller böylesi bir mücahide
Asra ayna oldu ve gönlümüze bir kale
Nakşibendi haleflerinden bir halef bir sultan
halim oldu dergahında nice derviş ve coşan

TURHAL İLİM KÜLTÜR VE SANAT VAKFI AKRA FM
 

Çilehàne


ey nebi - Blogcu

ey nebi

2/8/2007 - Güzel Sözler

Güzel Sözler

 

Güzel Sözler:


SAH-I NAKSIBEND MUHAMMED BAHAEDDiN RH.A. :



Müslümanlik; ahkama baglilik, takvâya riâyet ve azimet ile ameldir.

Sordular: "Bu makama nasil eristiniz?" Dedi: "Hz. Rasul-i Ekrem (SAS)e tabi olmakla."

"Tarikat edebden ibarettir" hükmü ile bu yüce tarikata salik ve talib olan Allah'in kullarina tam bir edeb sarttir.

Mum gibi ol ve mum gibi olma!.. Mum gibi ol ki, isigin baskalarini aydinlatsin. Mum gibi olma ki, kendini karanlikta korsun.

Herkes kosmakla avi tutamaz. Avi, sürekli kovalayan kimse tutar.

Kendisinden bir keramet istendi. Cevabi: "Bunca günah yükünün altinda, dimdik durabildigimize göre, kerametimiz ortada" oldu.

Kaynak, TDV islam ansiklopedisi.

Muhammed Bâkî Billah Hazretleri :

"Kalbinde mârifet-i ilâhî istegi olmayanla sohbet etme, arkadaslik yapma. ilmini: mevkî, makam ve övünmek için vesîle eden âlimlerden, aslandan kaçar gibi kaçiniz."

"Câhil tarîkatçilarla berâber bulunmaktan sakininiz."

"Mârifetin kisim ve mertebeleri çoktur. isin esâsi, dînimizin esâsi üzere olmaktir."

"Oruç tutmak, Allah-u Teàlâ’nin sifatiyla sifatlanmaktir. Zîrâ Allah-u Teàlâ yemekten ve içmekten münezzehtir."

"Bu yolun büyükleri son derece gayretli ve nâziktirler. Onlarin yolu, hiç eksiksiz Resûlullah'in yoludur."

"Rizâ sâhiblerine, belâlar musîbet degildir. Onlar belâlari begenmemezlik etmezler. Çünkü, belâlari veren yine Allah-u Teàlâ Hazretleridir."

"Rasûlüllah'a tâbi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdinda bulunmak ve bu büyüklerin nisbetini (baglilik ve muhabbetlerini) kalbinde saklamak, dünyânin her nîmetinden iyidir."

"Sâdiklar ve hakîkate erenler sözbirligi ile diyoruz ki: "Sirât-i müstakîm, yâni sasmayan dogru yol, Ehl-i sünnet vel-cemâatin yoludur."

"Müslümanlik; yapmak, yasamak, ahkâm-i ilâhîyeyi yerine getirmek demektir."

"Sözün özü sudur ki: Gönül dostla olmali, beden de iste bulunmalidir."

"Sakin helâl ve haramdan her buldugunu korkusuzca yiyenlerden olma!"

"Haram ve süpheli bir lokma yememek için, çok gayret ve dikkat etmelidir."

"Ümîd ipinin ucunu hiçbir zaman elden birakmamalidir."

Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, Turkiye Gazetesi.

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/7/2007 - Tesettür

Yaz sıcaklarında ince kumaşla
tesettürlü olunamaz mı?


Soru: Yazın sıcak günlerinde kalın giysilerle dolaşmak insanı zorluyor. Altını göstermeyen ince kumaşlarla da tesettürlü olunamaz mı? Bazılarının dediği gibi, mutlaka kalın kumaş ve hantal model giymeye mecbur muyuz? Mevsime uygun düşen rahat giysilerle de tesettür temin edileceğini düşünmek yanlış mı?


Cevap: Bu köşede inancımıza uygun düşen giyimin tarifi yapılmış, uyulması gereken ölçü de net bir şekilde verilmişti. O ölçüyü bir daha hatırlayacak olursak tesettürün tarifini bulmak mümkün olabilir. Ölçüyü şöyle özetleyebiliriz:
- İnancına uygun giyinmek isteyen hanımefendinin vicdanına huzur veren giyimi: (el- yüz dışında) tüm bedeni örten (uzunlukta!) ve beden hatlarını belli etmeyen (bollukta!) olan giyimdir!.

Buna göre, sıcakta taşınması zor kalın kumaş ve hantal model giyme mecburiyeti yoktur tesettürün tarifi içinde.

Yeter ki (el- yüz) dışında tüm bedeni örten bolluk ve uzunluktaki bu giyim, iç çamaşırın rengini, dikişini gösterecek derecede ince olup da tesettür anlayışını dejenere eden bir teşhiri de beraberinde taşıyor olmasın..

Arz etmeye çalıştığımız bu tarife göre, sıcak yaz aylarında kolayca taşınacak kumaşlarla tesettür temin edileceği gibi, soğuk kış aylarında da koruyucu kumaşlarla da tesettür sağlanabilecektir.

Nitekim sıcak Afrika ülkelerindeki hanımın tesettürlü giyimi çarşaf gibi ince ve bol kumaşlardan oluşurken, soğuk kuzey kutbundaki hanımın tesettürlü giyimi de kalın kumaşlı bir tulum olabilmektedir. Kutuptaki hanım ince çarşaf giyse anında donar, Afrika'daki hanım da kalın tulum giyse hemen yanar. Demek ki ihtiyaca göre giyim modelleri, kumaş çeşitleri seçilebilir tesettürde...

Ancak ihtiyaca göre seçilen bu giyim çeşitlerinin ihmal edilemez tek şartı, beden hatlarını teşhir eden darlıkta ve iç çamaşırın rengini gösterecek incelikten uzak olmalıdır.

Bu darlık ve incelik konusunda ikazda bulunan Efendimiz (sas) Hazretleri, çok dar ve ince giyinenleri tarif için kullandığı manidar üslubunda:

- Kasiyatün, ariyatün! buyurmuştur... Yani giyinmişler ama yine de çıplak sayılacaklardır!.

Demek ki, giyindikleri kumaş, ya altını gösterecek derecede incedir ya da beden hatlarını belli edecek derecede dardır ki, giyindikleri halde giyinmemişlerden sayılmaktalar...

Hemen ifade etmeliyim ki, bu ölçülerle sınırları tespit edilen tesettürlü giyimin modeli zengin, çeşidi de fazladır. İklim şartlarına, kültür zenginliğine, sosyal çevresine, iç dünyasındaki isteklerine göre tesettürlü giyim modelleri oluşturmak ve beğendiğini de tercih etmek pek mümkündür. Hatta etek, tunik, pardösü altında giyilen pantolonun dahi tesettüre ters bir giyim olmadığını söylemek de gerekmektedir. Nitekim arabaya binip inerken, merdivenden çıkıp inerken pantolonun daha da kullanışlı ve emniyetli tesettür temin ettiğini söylemek yanlış olmasa gerektir. Yeter ki kabalarını örten bir giyim olsun pantolonun üzerinde...

Kaldı ki, tesettürlü hanımların giyimlerini çirkin göstermekten kaçınmak gibi bir sorumlulukları da vardır. Çünkü tesettürlü giyim bir örnek giyim ise, bu örneğin herkesin seveceği, ilgi duyacağı 'Ben de böyle giyinebilirim, ne güzel giyinmiş bu hanımefendi diyebileceği sevimlilikte ve kibarlıkta olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Tesettürlü bir giyimin uçlarının zemindeki tozları, çamurları süpürdüğünü görenlerin 'ne güzel giyinmiş bu hanım diye sempati ile baktıklarını söylemek mümkün mü? Bu görüntüde olan tesettürlünün giyimini sevdirdiğini söylemesi kabil mi? Giyimi aleyhine kanaat oluşturduğunu düşünmesi gerekmez mi?..

Bu gerçekleri hatırlarken temel hoşgörü anlayışımızı da unutmamak gerekmektedir.

Bilindiği üzere bizde 'ya hep, ya hiç'çilik yoktur!.. Tesettürü baştan tam olarak gerçekleştiremeyenler, ne kadarını yapabiliyorlarsa onunla başlayabilirler. Yeter ki tesettürün arz ettiğimiz sınırlarını bilsinler, ne kadarını gerçekleştirebildiğinin farkında olsunlar, ileride kalan eksiğini de tamamlama niyet ve azminde bulunsunlar...

Zaten kimse kendisini kusursuz göremez. Kendisini tam tesettürde görenlerin dahi kusurları, noksanları olmuştur, halen de olmaktadır. Kim benim kusurum yok, diyorsa o söz en büyük kusur olarak ona yetip de artar bile. Mühim olan eksik de olsa başlamaktır. Zira kusurlu da olsa başlamak, mükemmele doğru giden yolun yarısını geçmek demektir.
 

Tesettür konusu islenir'de Ömer abimden siirler olmazmi ?... Olur..
buyurun okuyalim..


Örümcek İftira

Vatanımda garip öksüz tekmişim,
Bizi bilmem nasıl yok etseniz ki?
Ve adam değilmiş, örümcekmişim,
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, Pir Sultanım ben.

Sürün bizi sürün gâvur dağına,
Düşmüşüz bir defa kin kucağına,
Yâda Sibirya’ya taş ocağına,
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, yar yarenim ben.

Ülke sizin madem siz karar verin,
İrtica getirin ülkeyi gerin,
Sen! Şehit oğlusun! Var mı haberin?
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, nur yoldanım ben.

Şeyh Şamil’le ben aynı kafadan,
Suçumuz kulluktur Rab'be ifadan
Akıl fikir versin size yaradan
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, zor gündenim ben.

Sanmayın bu devran böyle sürecek,
Bu dava büyüktür kim söndürecek,
Şahlanacak ülkem! Âlem görecek,
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, mor güldenim ben.

Selam derim selam! Gitmez hoşuna,
Ne gakkoşa bakar ne dadaşına,
Bu nasıl anlayış düşman başına,
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, bar verenim ben.

Gözyaşım silahım ümidim tamdır,
Mehmetçik gururum şehit atamdır,
Bu vatan benimdir! Benim vatandır,
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, hür vicdanım ben.

Ömer’im hoşgörü benim kararım,
Ben mi suçlu acep suçlu ararım,
Biz kurduk vatanı kime sorarım,
Utan! Mevlana’dan ya da Yunus’tan
Örümcek iftira, 'O' Nurdanım ben.

01.09.2005 Bursa
http://www.omerekincimicingirt.com/ 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/6/2007 -

Ey Rabbimiz! Gücümüzün zayıflığını, çaremizin azlığını ve insanlarca önemsenmeyişimizi sana şikayet ediyoruz. Bizi kendi gözümüzde küçük, fakat insanların gözünde büyük eyle.

Ey Rabbimiz! Senden rahmetini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, her türlü günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, cennet ve Cemal'inle şereflenmeği ve cehennemden kurtuluşu dileriz.

Ey Rabbimiz! Bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz günahlarımızı mağfiret et. Senden işimizde rüşde hidayet etmeni istiyor, nefislerimizin kötülüklerinden sana sığınıyoruz.

Ey Rabbimiz! Bizi yücelt, eksiğimizi- gediğimizi gider, bize rızık ihsan et, bizi salih amellere, güzel ahlaka ilet. Zira bunların salih olanına ancak sen ulaştırır, kötülerinden de ancak sen alıkorsun.

Ey Rabbimiz! Ciddiyetimizi şakamızı, zulmümüzü ve haksızlıklarımızı, hatamızı, kastımızı mağfiret buyur. İtiraf ediyoruz ki bu kusurların hepsi bizde vardır, ihsan ettiğin nimetlerin bereketinden bizi mahrum etme, mahrum ettiklerinle de imtihan etme.

Ey Rabbimiz! Her işimizde esas olması itibariyle dinimizi ıslah et. İçinde geçimimiz olan dünyayı ıslah buyur. Döneceğimiz yer olan ahiretimizi ıslah et. Hayatı her türlü hayırları artırmamıza vesile kıl. Ölümü de her türlü şerlerden kurtulup rahat etmemize vesile yap.

Ey Rabbimiz! Bizi, Seni çok zikreden, Senden çok korkan, Sana çok şükreden, Sana çok itaat eden, Sana karşı içi saygı ve huşu ile dopdolu olan, dua dua yalvaran ve durmadan Sana teveccüh eden insanlar eyle.

Ey Rabbimiz! Sana güzelce ibadet etmeyi istiyor, Senden doğru yolda azim ve sadık diller selim kalpler dileniyoruz. Dillerimizdeki düğümleri çöz, onları güçlendir ve istikamet ver. İçimizdeki kinleri, nefretleri ve hasedleri sök al.

Ey Rabbimiz! Senden hayırlı işler yapmayı, kötülükleri terk etmeyi, fakirleri sevmeyi, bizi bağışlamanı, bize merhamet etmeni ve insanların fitnesini murat buyurduğunda fitnelere düşmeden bizi vefat ettirmeni dileriz.

Ey Rabbimiz! Senden; Senin sevmeni, Senin sevdiklerinin sevgisini ve bizi Senin sevgine ulaştıracak amellerin sevgisini dileriz. Senden tertemiz bir hayat, dosdoğru bir ölüm, rezil etmeyen ve ayıpların sayılıp dökülmediği bir dönüş istiyoruz.

Ey Rabbimiz! Senden hidayet, takva, afiyet ve zenginlik istiyoruz. Bize talihsiz ve nankör olmayan, şirkten arınmış, tertemiz kalpler lutfeyle.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/5/2007 - derdimendim



derdimendim
d
erdimendim yâ rasûlallah, devâ ol derdime
destgir ol, yâ habiballah, bu asî mücrime
sen şefâat kânı varken, yalvarayım ben kime
ben rasûl-i kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım
mücrimim gerçi, cemâl-i mustafâ hayrânıyım

bûy-i vaslındır, muattar eyleyen sünbülleri
nur cemâlinden eserdir, bağ-ı aşkın gülleri
gül cemâlindir habîbim, mesteden bülbülleri
ben rasûl-i kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım
mücrimim gerçi, cemâl-i mustafâ hayrânıyım

cânını cânâne kurban eyliyor pervâneler,
bezm-i vaslın neş’esinden, gaşyolur mestâneler,
aşıkın gözyaşlarından, doldu hep peymâneler,
ben rasûl-i kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.
mücrimim gerçi, cemâl-i mustafâ hayrânıyım..

ermek istersen, o şâh’ın himmet-ü imdâdına,
cânü dilden âşık ol sen; “İsm-i zât” evrâdına,
ses verir ulvî; melekler âteşin feryâdına,
ben rasûl-i kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.
mücrimim gerçi, cemâl-i mustafâ hayrânıyım
ali ulvi kurucu
 


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/5/2007 - Şeyh abdullah Dağistani(Ks.)


Abdullah Dağıstani (k.s.), Hicri 1309, Miladi 1891’de Dağıstan’da gelenekten hekim olan bir aileye doğdu. Babası bir hekim, ağabeyi de Rus ordusunda general rütbeli bir cerrahtı. Manevi yolda bir Nakşbendiyye mürşidi olan dayısı Şerafeddin Dağıstanî (k.s.) tarafından küçüklüğünden itibaren özel bir özen gösterilerek eğitildi ve ruhi yönden yetiştirildi.

Şerafeddin Dağıstanî (k.s.), kız kardeşinin Abdullah’a hamileliği sırasında ona şöyle dedi: “Şimdi karnında taşıdığın yavrunun kalb gözü açıktır. O, aynı anda hem Allah’la hem de halkla olabilme yeteneğini mükemmel olarak sergileyecektir. Doğum yaptığın zaman ona “Abdullah” adını verin. Çünkü o, kulluk sırrını taşıyabilen biri olacak. Tarikatı Arab ülkelerine yeniden yayacak, halefleri ise yolun sırrını Batı ülkelerine ve Uzakdoğu‘ya yayacak. O’na özel dikkat göstermelisiniz. Yedi yaşına geldiği zaman, ruhi yönden yetiştirmem ve manevi korumam altında yaşaması için O’nu bana vermelisiniz.”

Rebi-ul Evvel ayının 12. Perşembe gecesi, annesi Emine oğlunu doğurdu. Adını dayısının işaret ettiği üzere Abdullah koydular. Yedi yaşından itibaren dayısı Şerafeddin Dağıstanî (k.s.)’nin yanında kalıyordu. Çocuk yaşlarında iken Kur’an-ı Hakim’i ezberden okuyordu. Şeriat sınırlarını muhafaza etmekte son derece titizdi. Daha gençliğinde Fatiha suresini okuyarak hastaları tedavide ün kazanmıştı. Bir çok hastalıklar sebebiyle, çok insanlar ona getirilirdi. Böyle tedavi, sonsuz yeteneklerinden biriydi.

Doğduğu günlerde (19. yüzyıl sonları) Dağıstan, Rusya’nın şiddetli baskıları ve Rus işgal ordularının korkunç zulümleri altındaydı. Köyün manevi lideri olan dayısı ve ünlü bir hekim olan babası, Dağıstan’dan, Türkiye’ye hicret etmeği düşünmeğe başlamışlardı. Bu hicretin manevi açıdan o zaman uygun olup olmadığı konusunda Abdullah’ın fikrini de sormuşlardı. Abdullah Dağıstani (k.s.), bu vakayı daha sonra şöyle dile getirmiştir: “O gece ben yatsı namazını kıldım, sonra abdestimi tazeleyip iki rekat namaz daha kıldım. Sonra, şeyhim olan dayım vasıtasıyla Peygamber Aleyhisselâm’a rabıta ederek tefekküre daldım. Peygamber (s.a.v.s.)’in bana doğru geldiğini gördüm. Peygamber Aleyhisselâm bana şöyle dedi: “Ey oğlum! Dayına ve köydeki koruculara söyle: Vakit kaybetmeden hemen Türkiye’ye göç etsinler.” Sonra ben, Peygamber (s.a.v.s.)’ı, beni kucaklarken ve O’nun kucağında kendimi kaybettiğimi idrâk ettim. Kendimi Kudüs’te Beyt-ül Makdis’in kubbesinden yukarı yükselirken gördüm. Bu yükselişte, Peygamber Aleyhisselâm, Miraç’a çıktığı zaman gördüğü gerçekleri kalbime aktardı. Bütün bu çeşitli bilgiler, ışıklı sözler olarak kalbime geldi ki, bunlar yeşil renk olarak başlıyor ve mora dönüşüyordu; kalbime dökülen anlamlar ölçülemez miktardaydı. (...)”

Sonra dayımın omuzlarımdan beni sarstığını hissettim. Şöyle diyordu: “Ey oğlum, sabah namazını kılma vaktidir.” Dayımın arkasında ben ve üçyüzden fazla köylü sabah namazını cemaatle birlikte kıldık. Namazdan sonra dayım ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Yeğenime göç hususunda istihare yapmasını söyledim” Herkes merakla neler görüp işittiğimi söylememi bekliyordu. Dayım hemen şöyle devam etti: “Peygamber (s.a.v.s.), hepimizin Türkiye’ye gitmesine izin verdi.”

“Köyde bulunan herkes göç hazırlığına başladı. Dağıstan’dan Türkiye’ye doğru yolculuğa başladık. Bu öyle bir yolculuktu ki, hem en ufak bir kışkırtma olmadan adam öldüren Rus askerleri, hem de yol eşkıyaları tarafından önümüze çıkarılan bir çok tehlikelerle karşılaştık. Türkiye sınırına yakın bir orman içinde seyahat ederken, ormanın sınırdaki Rus askerleri tarafından kuşatıldığını biliyorduk. Fecr vaktiydi, dayım şöyle dedi: “Sabah namazımızı kılacağız ve namazdan sonra ormanı geçeceğiz.” Sabah namazını kıldık ve tekrar hareket ettik. Sonra Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.), hepimize : “Durun!” dedi. Bir bardak su istedi. Birisi ona bir bardak su verdi. Yasin Suresi’nden 9. ayeti okudu: “Biz de onların önünde ve arkalarında birer engel oluşturduk ve görünmeyecek şekilde üzerlerini örttük.” Sonra dayım 12. surenin 64. ayetini de okudu: Allah en iyi koruyandır, O merhametlilerin en merhametlisidir.” O, bu ayetleri okurken, herkes kalbini dolduran bir güven hissetti ve bütün göçmenlerin titrediğini gördüm. Allah o anda kalb gözümü açarak bana bir görüş nasib etti ve böylece Rus askerlerinin her taraftan bizi sardığını ve kuş uçurtmayacak şekilde, hareket eden her şeye ateş etmekte olduklarını gördüm. Daha sonra da aralarından geçip gittiğimizi ve kurtulduğumuzu idrâk ettim. Ormanı geçiyorduk ve Ruslar bizim ve hayvanlarımızın ayak seslerini bile duymadılar. Sınırın Türkiye tarafına geçinceye kadar, bizi hiçbir şekilde farketmediler. Güven içinde sınırı geçtik.”

Şeyh Şerafeddin (k.s.) okumasını bitirince, vizyon kayboldu. Daha önce getirilen suyu üzerimize serpti ve şöyle dedi: “Şimdi harekete geçin, fakat hiç arkanıza bakmayın ! ...” Biz hareket ederken, her tarafta Rus askerlerini görebiliyorduk. Buna karşılık sanki biz görünmez olmuştuk. Ormanın içinden 20 mil kadar gittik. Bu gidiş sabahtan yatsı namazına kadar sürdü. Namaz kılma molası dışında hiçbir yerde durmadık ve biz hiç kimse tarafından görülmüyorduk. Rus ordusunun insanlara, kuşlara, hayvanlara ve hareket eden her şeye kurşun attıklarını işitiyorduk. Fakat biz, hiç kimse tarafından görülmeden ve vurulmadan geçip gittik. Ormandan çıkarak Türkiye’ye girdik.

Önce Şeyh Şerafeddin (k.s.)’in bir sene önce temin ettiği evin bulunduğu yer olan Bursa’ya geldik. Daha sonra da Dağıstan göçmenleri için Osmanlı Sultanı’nın tahsis ettiği Reşadiye’ye - bugünkü adıyla Güneyköy - taşındık. Reşadiye köyü, Marmara sahilinde, Yalova’ya 30 mil, Bursa’ya 50 mil, uzakta kurulmuştu. Şeyh, önce bir cami, sonra da evini inşa etti. Herkes evlerini kurmak için bizzat çalıştı. Annem ve babam da dayım Şeyh Şerafeddin (k.s.)’in evinin bitişiğine evimizi inşa ettiler.

Ben onüç yaşıma bastığım zaman, (miladi 1904) babam ölmüş, annem yalnız kalmış ve ben, annemi ve ailemizi geçindirmek için çalışmak zorunda kalmıştım. On beş yaşıma bastığımda dayım Şeyh Şerafeddin (k.s.), bana “Oğlum, şimdi sen yetiştin, ergenleştin; artık evlenmen gerek.” dedi. On beş gibi genç bir yaşda evlendim; eşim ve annemle birlikte yaşıyorduk.”

<******> if (typeof(theTemplate) != 'undefined' && theTemplate.hasFlashNavigation == "true") { if (window == window.top || parent.document.location_dot_href.indexOf("main.html") == -1) { document.body.style.backgroundColor='#' +theTemplate.contentBGColor ; document.location.replace( __path_prefix__ + "/main.html?src=" + jencode(document.location)); } else { document.body.style.backgroundColor='#' +theTemplate.contentBGColor ; } }


İLK UZUN HALVETİNDEKİ EĞİTİMİ

Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.), yeğeni Abdullah’ı yoğun bir ruh disiplini içinde yetiştirdi ve eğitdi; yoğun zikirler talim ettirdi. Evlendirdikten altı ay sonra O’na uzun bir halveti emretti. Şeyh Abdullah (k.s.) bu halvetini şöyle anlatır: “Ben daha altı aylık yeni evliyken şeyhim bana halvete çekilmemi emretti. Annem bu durumdan çok huzursuz olmuştu ve, şikayet etmek için kardeşi olan Şeyhime gitti. Eşim de bu emirden hoşnudsuz olmuştu fakat benim kalbim asla şikayet etmiyordu. Aksine, halvete girmeyi arzu ettiğim için kalbim tamamen hoşnuddu. İnzivaya çekildim. Annem ağlıyor ve şöyle söylüyordu: “Senden başka kimsem yok. Kardeşin hala Rusya’da, baban da bu dünyadan göçüp gitti.” Anneme acıdım, fakat bu halvet, Şeyh’imin emriydi ve direkt olarak Peygamber Aleyhisselâm’ın işareti ile emredilmişti. Köyümüzün karşı yamaçlarındaki bir mağarada bulunan halvet yerimde her gün altı kez soğuk su ile abdest almam gerekiyordu. Bütün günlük ibadetlerime ilaveten virdimi yerine getirmem emriyle halvete girdim. Bu rutin ibadetlere ilaveten, Kur’an-ı Hakim’den her gün yedi ila onbeş cüz okumam, belirli bir sayıda Allah ism-i celalini zikretmem ve Peygamber Aleyhisselam’a salâvat getirmem gerekiyordu.

Keza diğer bir çok manevi uygulamalar da vardı. Bunların hepsi de, bir noktada yoğunlaşarak vecd haline geçmem için yapılacaktı. Ben yamaçları karla kaplı, yüksek bir dağın üstündeki ağaçların ortasında gizlenmiş bulunan bir mağaradaydım. Bana gündelik ihtiyaçlarımın teminiyle görevlendirilen bir kişi, günde yedi zeytin tanesi, iki ons (takriben 60 gram) ekmek getiriyordu. On beş buçuk yaşımda ilk halvetime çekilmiştim ve halvete başlarken oldukça şişman bir insandım. Halvetlerim tamamlanıp çıktığım zaman 100 pound (takriben 46 kilogram) ağırlığa düşecek kadar zayıflamıştım. O mağaradaki halvetlerim boyunca bana açılan manevi deneyim sonuçları ve görüntüleri, sözle anlatılmaz bir nitelikteydi.”

Şeyh Abdullah (k.s.)’ın bu özel planlanmış halvet hayatı aralıklarla yirmiiki yaşına kadar sürdü. Son halvetten çıktığında askere gidebilirdi. Nihayet 1. Dünya Savaşı cephelerinde çarpışmak üzere askere gitti.


ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA YARALANMASI

Abdullah Dağıstani (k.s.) şunları söyledi: “Halvetten çıktıktan sonra annemi sadece bir veya iki hafta gördüm. Beni asker olarak Çanakkale’de “Seferberlik” denilen savaşa götürdüler. Düşmanlar tarafından yoğun bir taarruz başlatılmıştı, takriben yüz kadarımız bir siperi savunmak için ateş hattında kalmıştık. Ben, uzak bir mesafeden, bir ipliği bile vurabilecek kadar mükemmel bir nişancıydım. Sayıca bulunduğumuz mevkii savunmaya muktedir değildik ve şiddetli saldırı altındaydık. Bir merminin kalbime saplandığını hissettim ve ölümcül bir şekilde yaralanarak yere düştüm. Ölüm hali denecek bir şekilde yerde uzanırken Peygamber Aleyhisselâm’ın bana doğru geldiğini gördüm. Bana ruhumun vücudumdan nasıl ayrıldığını gösteren bir hal yaşadım. Ruhumun parmaklarımdan başlayarak tek tek her hücremden nasıl çıktığını gördüm. Hayat geri çekilirken vücudumda ne kadar hücre olduğunu, her hücrenin fonksiyonunu, her hücredeki her hastalığın nasıl iyileşeceğini görebildim. Her hücrenin nasıl zikrettiğini işittim.

Ruhum bedenimden uzaklaşırken, bir insanın ölürken neler hissedeceğini bizzat görerek öğrendim. Ölümün çeşitli durumları gözümün önüne getirildi. Bu ölüm ahvalini seyirden hoşlanıyordum. Bu haller benim, şu Kur’an-ı Hakim ayetinin sırrını anlamamı sağladı: “Kendilerine bir musibet geldiğinde “biz Allah’a aidiz ve elbette ona döneceğiz” derler.” (2:156)

Ruhum bedenimden ayrılırken, son nefesimi verinceye kadar o görünümün devam ettiğini gördüm. Bununla beraber o deneyimi yaşarken ruh olarak canlıydım ve bu tecrübe beni, ölüm halinin sırrını anlamağa muktedir kıldı.

Manevi hallere ait görünümler kaybolduğu zaman savaş alanında ölü gibi halimi ve yaralı olanlara bakan doktorları farkettim. Sonra onlardan biri beni işaret ederek şöyle dedi: “Şu yaşıyor, şu yaşıyor! “ Konuşacak veya hareket edecek gücüm yoktu ve vücudumun yedi gündür orada bulunduğunu idrâk ettim.

Beni askeri hastaneye götürdüler, sağlığım yerine gelinceye ve tam olarak iyileşinceye kadar tedavi ettiler. Sonra beni terhis ederek tekrar köyümüze gönderdiler.


MÜRŞİDİ ŞEYH ŞERAFEDDİN (K.S.)'İN  VASİYETİ VE TÜRKİYE’DEN AYRILIŞI

1936 yılında Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s), öleceği zamanı önceden belirterek hayatının son günlerinde vasiyetini yeğeni Abdullah’a bildirdi. Vasiyetinde şu tavsiyelerde bulundu: “Ben öldükten sonra, senin Türkiye’den ayrılman için bir vesile çıkacak. Bu vesileyle harşılaştığında tereddüt etme; çünkü senin görevin, bundan sonra Türkiye dışındadır.” Şerafeddin Dağıstani (k.s.) öldükten sonra Türkiye’ye şeyhin bir çok müridinin olduğu Mısır’dan Kral Faruk’un başsağlığı dileklerini iletmek için bir heyet geldi. Heyetle beraber gelen veliahdlerden biri Abdullah Dağıstani (k.s.)’nin kızlarından birisine ilgi duydu ve o’nunla evlenmek ve ailesiyle beraber ülkesine götürmek istedi. Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.) bunun Türkiye’den ayrılması için ortaya çıkan vesile olduğunu hissetti. Zira Şeyh Şerafeddin Dağıstani (k.s.) bunu önceden ima etmişti. Abdullah Dağıstani (k.s.) bu olayı şöyle anlatmıştı:

“Mısır’a gittik ve bir süre kızımla birlikte kaldık. Sonra şeyhimin nasihatini tutarak işaret ettiği Şam’a doğru yöneldim. Karım ve kızımla birlikte İskenderiye’den gemiye binip Lazkıye’ye, oradan da Haleb’e gittik. Haleb’e indiğimiz zaman cebimde sadece 10 sent değerinde, 10 kuruş vardı ve hiçbir maddi varlığım yoktu. Karım ve kızımla birlikte akşam namazını kılmak için gittiğimiz camide bir adam bana yaklaştı ve “Ey şeyh, lütfen benim misafirim olun.” dedi. Bizi götürüp evinde misafir etti. Ben, bunun şeyhin kerametlerinden biri olduğunu düşündüm ve orada Allah bize bir kapı açtı.

Abdullah Dağıstani (k.s.) bir süre Haleb’de kaldı. Oradan Humus’a taşındı. Humus’da Peygamberin (s.a.v.s.) bir sahabesi olan Halid bin Velid’in türbe ve camisini ziyaret etti. Kısa bir süre Humus’da kaldıktan sonra Şam’a geçti. Peygamber (s.a.v.s.) soyundan bir veli olan Sadeddin Cibavi’nin türbesi yanındaki Madan denilen bir muhitte oturdu. Orada Nakşbendiyye tarikatının bir dalının ilk zaviyesini kurulmuştu ve daha sonra oradan Dağıstan’a kadar uzanmıştı. Nakşbendiyye tarikatının altın silsilesi Şam’dan, Kafkasya’ya, Hindistan’a, Bağdat’a, Buhara’ya kadar yayılmış, şimdi ise Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.) vasıtasıyla Dağıstan-Yalova üzerinden tekrar Şam’a dönmüştü.

Kısa bir süre sonra, Abdullah Dağıstani (k.s.)’nin Şam’da oluşturduğu zaviyeye gelenler kalabalıklaşmağa başladı. Bir süre sonra Şam’ın kenarında bulunan ve en yüksek noktası olan Kasiyun Dağı’na taşınması için manevi bir emir aldı. Orada inşa edilen evinden tüm şehri görebiliyordu. Bu ev ve bitişiğindeki mescid bugün hâlâ ayakta durmaktadır. Bu mescid ölümünden sonra O’nun türbesi olmuştur. Mescidin temellerini inşa ederlerken yakaza halinde bir görüntü gördü. Bu vizyonda Şah-ı Nakşbend Bahaüddin Buhari (k.s.) ve İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Sirhindi (k.s.), Peygamber Aleyhisselâm’la birlikte mescidin şeklini belirleyerek temel taşlarını dikti ve duvarlarının yerini işaretlediler. Vizyon kaybolduğunda, zatların belirlediği işaretler yerli yerinde duruyordu.

Abdullah Dağıstani (k.s.), halvet yapması için, bir çok kez, Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’den emir aldı. Hayatı boyunca yirminin üzerinde halvete girdi. Bu halvetlerinden bazıları Şam’da, bazıları Ürdün’de, bazıları da Bağdat’ta, Şeyh Abd’ul-Kadir Geylani’nin türbesinde , çoğunlukla da Medine-i Münevvere’de yapıldı.


BEKA ALEMİNE GÖÇÜŞÜ

Abdullah Dağıstani (k.s.)’nin yaşadığı sürece manevi halini yaşatan pek çok olağanüstü olay gözlemlendi. O’nun hayatı bütünüyle insanlara yararlı faaliyetlerle doludur. Daima güler yüzlü ve asla insanlara kızmayan bir huya sahipti. Evinde herkese açık sofrasından misafir hiç eksik olmazdı. Geceleri uyuduğu nadiren görüldü. Gün boyunca sürekli ziyaretçi kabulü ile meşgul olur, geceleri de özel odasına çekilip teheccüd namazı kılar, Kur’an-ı Kerim okur; özel zikrini yapar ve “Delail’ül-Hayrat” kitabından Peygamber Efendimiz (s.a.s.v.)’e salavat-ı şerife okurdu. Gece yarısından şafak sökünceye kadar ibadeti devam ederdi. Elinden geldiği kadar yoksullara yardım eder ve bir çok evsizleri mescidinde barındırırdı. İnsanlara bıkmadan hizmet ederdi.

1973 yılına gelindiğinde şöyle söyledi: “Peygamber (s.a.v.s.) beni çağırıyor. Gidip O’na kavuşmalıyım. Ancak bana “Gözlerinden ameliyat oluncaya kadar bana gelme”. dedi. Bu sözleriyle sol gözündeki ileri derecedeki myopi kusurunu kastediyordu.Göz ameliyatı gerçekleştikten sonra, yemek yemeyi tamamen kesti. Birşeyler yemesi için yalvaranlara: “Ben nihai halvetimdeyim, zira Peygamber (s.a.v.s.) beni çağırıyor” diye ricaları reddetti. Sadece suya batırarak kuru ekmek yiyordu. Bir müridi son günlerini şöyle anlatmıştır: “Bir gün Abdullah Dağıstani (k.s.) “Artık gidip Peygamberim(s.a.v.s.)’e kavuşmak istiyorum. Allah ve Rasûl’ü beni çağırıyor.” dedi. Sonra vasiyetnamesini yazdı ve şöyle dedi: “Önümüzdeki Pazar günü dünyadan göçüp gideceğim.” Bu tarih 30 Eylül 1973, Ramazanın 4. günüydü. Hicri 1393 yılıydı.

Ölümüne tanık olan bir müridi o günü şöyle anlatıyor: “Dünyadan göçeceğini söylediği Pazar günü saat 10da bizimle beraber odasında oturuyordu. Bana, “Nabzımı say” dedi. Nabzını saydım. Kalbi çok çarpıyor, nabzı dakikada yüzellinin üzerinde atıyordu. Sonra, “Ey oğlum, bu anlar hayatımın son saniyeleridir. Bu sırada yanımda ailemden başka kimsenin bulunmasını istemiyorum. Herkes buradan çıkıp, toplantı salonuna gitsin” dedi. Zaten odanın içinde on kişi idik. O anda iki doktor geldi, biri benim kardeşim, diğeri de onun bir arkadaşıydı. Hep birlikte dışarı çıktık. Beklemeğe başladık.

Az sonra kızının içeride “Babam öldü!, Babam öldü! ” diye ağladığını işittik. Hepimiz odaya koşarak girdik ve büyük şeyhin hareket etmediğini gördük. Doktor kardeşim hızla nabzını tuttu ve kan basıncını kontrol etti, fakat hiçbir şey hissedilmiyordu. Nabız durmuş, tansiyon ise alınmıyordu. Kardeşim çarpılmış bir halde acil ilaçlarla bir enjektör almak için arabasına koştu. Tekrar aynı hızla odaya döndü, kalbi çalıştırmak için getirdiği ilacı şeyhin kalbine bir şırınga yaparak vermek isterken diğer doktor, “Ne yapıyorsun? Şeyh en az yedi dakika önce ölmüş bulunuyor. Aptallığı bırak! ” dedi. Fakat kardeşim kimseyi dinleyecek halde değildi. Elindeki enjeksiyon iğnesiyle ısrar ederek ilerliyordu. Bu sırada Şeyh gözlerini açtı ve Türkçe “Bırak” dedi. Bunun anlamı “Dur” demekti.

Herkes şok oldu. Daha önce ölmüş bir kişinin konuştuğu hiç işitilmemişti. Bu olayı bütün hayatım boyunca hiç unutmayacağım.”

“Ölüm haberi, bir kasırga gibi, Şam, Haleb, Ürdün ve Beyrut’u dolaştı. O’nu son bir kez daha görmek için insanlar her taraftan akın akın geliyordu. O’nu yıkadık, mübarek vücudundan sadece çok güzel bir koku çıkıyordu. Cenaze namazını kılmak ve aynı gün defnetmek için O’nu hazırladık. Cenaze merasimine Şam’ın bütün alimleri iştirak etti. Cenaze namazına yüzbinlerce kişi katıldı. Cenazeye gelen insanların konvoyu evinden cenaze namazının kılındığı Muhyiddin ibn Arabî Camii’ne kadar uzanmıştı.”

“Cenaze namazından sonra evine döndüğümüz zaman, tabutun, hiç kimsenin gayreti olmadan cemaatin başları üzerinde adeta uçarak, gömüleceği kendi mescidine gittiğini gördük. Bizim Muhyiddin ibn Arabi Camii’nden yürüyerek Şeyh’in mescidine gidişimiz üç saat sürdü. Normal yürüyüşle bu mesafe yirmi dakika sürmektedir, fakat sokaktaki kalabalıktan dolayı üç saat sürmüştü.”

“Ramazan ayı idi, herkes oruç tutuyordu. Uzaktaki bazı sevdiği kişilerin ulaşabilmesi için defin işlemi kısa süre ertelendi. Yakın müridleri, ahaliye eğer istiyorlarsa gidebileceklerini söyledi. Bir müddet sonra, insanların çoğu ayrılmıştı. Mescidinde sadece Şeyh’in çok samimi müntesibleri kalmıştı. Akşam namazı vaktinden az önce kendi dergahının mescidinde toprağa verildi. Rahmetullahi aleyh.."


Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.)'in  Şam'da Qasiyyun Dağı yamaçlarındaki türbesinden...


Bu yazı 1999 yılında Gündüz gazetesinde yayınlanmıştır...


Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.)'in bir sesli sohbeti (Grandsheikh_Abdullah.mp3


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ey gülüm sana bağlanmamak ne mümkün yakmasın harın bakma küskün küskün.............

KATEGORİLER

  • Ahirzaman
  • Akaid
  • Cihad
  • Dini Bilgiler
  • Eshab-i Kiram
  • Hadisler
  • Hazreti Muhammed
  • Ilmihal
  • Kiyamet ve Ahiret
  • Kuran-i Kerim
  • Mezhebler
  • Muhtelif Konular
  • Tasavvuf
  • SON EKLENENLER

    Abdestin Nafileleri
    Abdestin Mekruhları
    Abdesti Bozan Şeyler
    Gusl Bahsi
    Guslün Farzları
    Guslün Sünnetleri
    Guslün Sebebleri
    Sünnet Olan Gusüller
    Mest Üzerine Mesh
    Teyemmüm Bahsi
    Nihat Hatipoğlu
    Ali Ulvi Kurucu
    Ahmet Tomor
    Ahmet Mahmut Ünlü
    Cevat Akşit
    Halil Nurullah
    Nemâz Bahsi: Namaz Nasıl Kılınır?
    Nemâz Bahsi: Ezân-ı Muhammedî
    Nemâz Bahsi: Nemâzın Vâcibleri
    Nemâz Bahsi: Nemâzın Sünnetleri
    Nemâz Bahsi: Nemâzın Müstehabları
    Nemâz Bahsi: Nemâzın Âdâbı
    Nemâz Bahsi: Nemâzdan Sonra Düâ
    Nemâz Bahsi: Nemâzın Mekruhları
    Nemâz Bahsi: Nemâzı Bozan Şeyler

    ALLAH Dostları

    ESERLERİ OKUMAK İÇİN LİNKLERE TIKLAYINIZ.
  • KÜTÜB İ SİTTE

    İMAM NEVEVİ
    RİYAZ'ÜS SALİHİN

    EVLİYALAR ANSİKLOPEDİSİ
    A-B-C-Ç-D


    EVLİYALAR ANSİKLOPEDİSİ
    E-F-G-H-İ


    EVLİYALAR ANSİKLOPEDİSİ
    K-L-M


    EVLİYALAR ANSİKLOPEDİSİ
    N-O-Ö-P-R


    EVLİYALAR ANSİKLOPEDİSİ
    S-Ş-T-U


    EVLİYALAR ANSİKLOPEDİSİ
    Ü-V-Y-Z


    İMAM RABANİ (K.S)
    MEKTUBAT-I RABBANİ
    1. CİLT


    MEKTUBAT-I RABBANİ 2.3. CİLTL

    ESAD ERBİLİ (K.S)
    MEKTUBAT'TAN SEÇMELER

    MUHAMMED HİKMET TUZKAYA HOCA EFENDİ
    İSLAMDA EDEP VE AHLAK

    AKLIN TARİFİ VE ŞUBELERİ

    PROF DR. BEDRETTİN ÇETİNER
    ESBAB-I NUZÜLL
    KURANI KERİM
    SURE VE AYETLERİNİN
    İNİŞ SEBEBLERİ


    HAZRETİ MEVLANA
    MECALİS-İ SEB'A

    FİHİ MA FİH

    İSMAİL ANKARAVİ DEDE
    MİNHACÜ'L FUKARA ADLI ESERDEN MERATİB-İ SÜLÜK (SÜLUKUN MERTEBELERİ) VE YÜZ MERTEBE

    ŞEYH-ÜL EKBER MUHYİDDÎN İBN-İ ARABÎ
    FUSUS-EL HİKEM

    ALTINTAVSİYELER

    MİRAT-ÜL İRFAN

    RUHUL'l KUDS İBN ARABİ'NİN FEYZ ALDIĞI SUFİLER

    MUHYİDDÎN İBN ARABİ RİSALELEDEN ALINTILAR

    EŞREFOĞLU RUMİ (K.S)
    DİVANI EŞREFOĞLU RUMİ

    ŞEYH GALİP
    HÜSN Ü AŞK

    ES-SOHBETÜ'S-SÂFİYYE

    AHMET YÜKSEL ÖZEMRE
    İBN-İ ARABİ’NİN FUSUSUNDA ANAHTAR KAVRAMLAR

    ÜSKÜDAR DERGAHLARI

    NECMETTİN ŞAHİNLER
    GANİYİ MUHTEFİ NEFESLER MERATİBİ TEVHİD RİSALESİ

    KAMİL MÜRŞİDİN POTRESİ

    GAYBİ SUNULLAH
    DİVANI SUNULLAH GAYBİ

    LÜTFİ FİLİZ
    NOKTANIN SONSUZLUĞU

    NECMEDDİN KÜBRA (K.S)
    TASAVVUFUN ON ESASI

    NİYAZİ-İ MISRİ (K.S)

    İrfan Sofraları

    SUALLER VE CEVAPLAR

    İBRAHİM HAKKI ERZURUMÎ
    MARİFETNAME

    ALİ ÖRFİ EFENDİ
    TASAVVUFİ SORULARA CEVAPLAR

    PROF.DR. H. KAMİL YILMAZ
    İSLAM TASAVVUFU SORU ve CEVAPLAR

    MEHMET DOĞRAMACI
    İNŞİRAH

    MESNEVİ BAHÇESİ

    AŞK PENCERESİNDEN ASR-I SAADET

    İBRET

    KUANTUM DÜŞÜNCÜNCESİNDE İSLAMİ MOTİFLER

    KENAN KESKİN
    Cinlerin Deşifresi - Boyutlar ve Maddeleşmeler

    Burhan Bozgeyik
    KAPILARI ARALAYAN ŞİFRE MEŞHURLARIN RÜYALARI

    @ngelic
    HAYAT AĞACI

    islamicfreeware.de.vu

    YAŞAYAN HURAFELER
  • DİNİ SOHBETLER

    Ahmet Mahmut Ünlü
    Ahmet Tomor
    Ali Ulvi
    Ali Ulvi Kurucu
    Bayram Ali Öztürk
    Cevat Akşit
    Halil Nurullah
    Mahmud Esad Coşan
    Mahmut Ustaosmanoğlu
    Mehmet Talu
    Metin Balkanlıoğlu
    Muhammed Haznevi
    Nihat Hatipoğlu
    Nusretullah C.
    Osman Nuri Topbaş
    Timurtaş Uçar

    LİNKLER

    Dinimiz İslam
    Firaset
    İskender Paşa
    Hakikat Kitabevi
    Umut Fm
    Menzil
    Tomor Hoca
    Gıda Raporu
    ÇİLEHANE
    Nihat Hatipoğlu
    Konyevi
    Çam Kozalağı
    Son Uyarı
    Darul Kitap
    Yaklaşan Saat
    Ehli Sünnetin Önemi
    Belgeseller
    Tasavvuf Alemi
    İmandan İhsana
    Altınoluk
    Dualar ve Zikirler
    Şebnem
    Ankebut
    Beyan
    Gavs'ül Azam
    Kudüs Yolu
    İtibar Haber
    Ahmet Mahmut Ünlü
    Rahman

    ALLAH DOSTLARI

    GÜZEL SÖZLER

    Uygulamalar
      <%Uygulamalar%>
      Video Rastgele bir video seç
      gülü terk